12 Ekim 2016 Çarşamba

Sır

                Saat onu on dokuz geçiyor. Uykuya aç bedenim her zamanki doyumsuzluğunu yaşıyor. Ellerim "e" tuşu olmayan daktiloya olabildiğince yavaş vuruyor ve bazı harfler okunamayacak kadar silik çıkıyor. Odanın bir penceresi olmaması uyku isteğimi arttıran nedenlerden biri olmalı. Yanımda oturan ve fazlasıyla sigara kokan adam müsaade istiyor. Bunu yaklaşık bir buçuk saat önce istemeliydi. Geç kaldığı için onu cezalandırıp cevap vermiyorum. Cevap verip vermemem umurunda değilmiş gibi, üç saniye bekledikten sonra hiç bu odada olmamış gibi odayı terk ediyor. Sahi! Bu adam neden buradaydı. Yazmayı bırakıp karşımdaki boş duvara bakıyorum. Bu adamın gülüşünü hatırlıyorum. Kahkaha attığını hatırlıyorum. Suratını buruşturup sonrasında yine kahkaha attığını hatırlıyorum. Suratını neden buruşturduğunu düşünüyorum. Suratını buruşturduktan sonra neden kahkaha attığını düşünüyorum. Sanki bu odada hiç olmamışım gibi hissediyorum. Aslında şuan tam olmam gereken yerde; üç yıl önce ayrıldığım karımın kollarında olduğumu fark ediyorum. Karımın saçlarımı karıştırdığını hissediyorum. Tenime dokunan parmaklarını hissediyorum. Karımın şuan nerede olduğunu düşünüyorum . Üç yıl önce ayrıldığım karınım öldüğünü hatırlıyorum ve "nerede olduğum" düşüncesi aklıma geldikçe, ilkokuldaki öğretmenimin verdiği ilk ödevi yapmayı unuttuğumda saçlarımın arasından enseme doğru inen ter akışının, tekrar aşağıya doğru inişini hissediyorum. Ayaklarımın  gittikçe küçülmesi karşısında kayıtsız kalıyorum. Bir çocuğun ayaklarından farksız bir hal alıyorlar. Tuşlarına bastığım daktilo havalanıyor. Kalemler masanın üzerindeki kağıtları karalıyor. Odanın kapısı açılıyor ve içeri hizmetli kadın giriyor. Göz göze geliyoruz ve bir parçası koşarak uzaklaşırken bir parçası hala gözlerime bakmaya devam ediyor. Ona kilitlenip kalıyorum. Sonrasında içeriye diğer hizmetliler ve annem ve babam ve kardeşlerim ve biraz önce yanımda oturan sigara kokulu adam geliyor. Yoğun bir tiz ses onların dediklerini duymamı engelliyor. Ağlamak istiyorum.  Babamdan bisiklet isteyip almadığı gündeki gibi ağlamak istiyorum. Annemden yediğim ve nedenini hiçbir zaman bilmediğim dayaklardan sonraki gibi ağlamak istiyorum. Hayalinin dahi beni terk eden karımın öldüğünü öğrendiğim günkü gibi ağlamak istiyorum. Ağlamak istiyorum hep istediğim ve hiç olmayan şeyler için. Ağlamak istiyorum Paris'i hiç görmediğim ve hiç göremeyeceğim için. Ağlamak istiyorum şuan ölüyor olduğum için... Sağ kolumun uyuşukluğu üzerine düşüp, hala üzerinde olduğum için olsa gerek. Etrafımdaki insanlar şok ve üzüntü içerisinde. Sigara kokulu adam hariç. Elindeki küçük kutuyu gözümün hizasına getiriyor. Beni öldüren her neyse onu sergilediğini anlıyorum.  Odayı terk etmek için müsaade istiyor. Onu cezalandırıp cevap vermiyorum. Yada, veremiyorum.

30 Ocak 2016 Cumartesi

O, Esra

                Esra için, elbette.

                ''Yazmak'' kelimesinin fiil olmaktan çıktığı gün. Yirmi dört ocak. Yorgunum, bitiğim, mahcubum ve binlerce sıfat. Hiçbiri gitmiş olmanı değiştirmiyor. Verdiğim sözü tutamamanın mahcubiyeti, seni sevmenin gururu, seni tanımanın erdemi ve hiçbiri gitmiş olmanı değiştirmiyor.

                ''Yaşamak'' kelimesinin benlik olmaktan çıktığı gün. Yirmi dört ocak. Senin için göreceğim ve senin için okuyacağım ve senin için koşacağım ve senin için bağıracağım. Hiç olmadığı kadar yüksek. Senin için küfredeceğim, güzel olan her şeye. Senin için uzatacağım saçlarımı. Senin için, seni yazacağım. En afili kelimelerle. Ve hiçbiri gitmiş olmanı değiştirmeyecek.

                Ve ''Esra'' kelimesinin her şey olduğu gün. Yirmi dört ocak. Vedasız ayrılık, hiç olur mu? En son bana bakıp, görüşürüz demiştin. Görüşemeyeceğiz, biliyorum. Hiç tanışmamış gibi. Hiç ismimizi bilmemiş gibi. Hiç aynı acıda kavrulmamışız gibi. Hiç küsmemişiz gibi. Hiç sarılmamışız gibi. Ve Esra, ve biz olduğumuz sürece, sen hep olacaksın.


                O, Esra. Çok şey.


1 Haziran 2015 Pazartesi

Yarın

                Annesinin öleceği aklına gelince gözleri dolan bir çocuktum. Erkek olmama rağmen fazla ağlardım. Annem her zaman ''Göz yaşların gözlerinin ucunda duruyor'' derdi. Haklıydı da, canım yandığında, canım yanmadığında, canım yanmak üzereyken ağlardım.

                Büyüdüm. Hala annemin öleceği aklıma geldikçe ağlıyorum. Yada ölüm suratına ferman gibi yazılmış babaannemi görünce. Artık canım yandığında ağlamıyorum. Duygusuzluk mu? Hayır, daha derin duygular. Ağlayamayacak kadar çok derin duygular.

                Görmemek için kör olmaya gerek yoktur çoğu zaman. Gözleri kapatmakta bir nevi karanlığı getirir. Karanlığa sahip olmak aydınlığa sahip olmaktan daha iyidir. Gecelerin gündüzlerden daha iyi olduğu gibi. Aydınlıkta olanlar karanlığı asla bilemez. Veya arzulamaz. Peki ya karanlıktakiler? Arzuladıkları aydınlıkta aradıklarını asla alamazlar. Fazla a'lı bir cümle. Aradaki ı'larda onların içindeki azınlık. I'ların baş kaldırdığı bir günde artık ''aydınlık'' o kadar da beyaz olmayacak. Kalıplara karşı olan bir insandan bir sürü kalıp cümle. Daha net anlıyorum ki kalıplar kalıplaştırılmadığı zaman fazla korkutucu değiller.


                Yarın 2 Haziran 2015 Salı. Kalemin artık eskisi gibi yazmaması  gibi. Gülmeyi unutmak gibi. Kardeş gibi. Tüm insanlığın yok olması gibi. Barışın gelmesi gibi. Daha fazla ve daha derin. Okyanuslar gibi. Gökyüzü gibi. Parçalanmış bir gramofon gibi. İki tuşu basmayan daktilo gibi. Evet, yarın 2 Haziran 2015 Salı ve burnuma güzel yemek kokusu geliyor. Aklını kaçırmak gibi. Daha fazla gülmek gibi. Kardeş gibi. 

               Merhaba Esra'nın yeni tümörü biz dostuz.

22 Şubat 2015 Pazar

Aziz Nesin, Ben ve Kitap Okuyan Baykuş

            Aziz Nesin, ben ve kitap okuyan bir baykuş, kapanmış bir kafenin önünde oturuyoruz. Aziz Nesin yerde mermerin üzerinde, baykuş mindersiz koltuğun kolunda, ben ise mindersiz koltuğun üzerindeyim. Kokuşmuş bir kediyi kaldırıp oturdum oraya. Gerçekten zordu onu oradan kaldırmak. Siz gelmeden önce Ömer Hayyam’da buradaydı. İki tane rubai okudu sonra onu kovdum. Onu dinlemem gerekmiyordu. Dinlemek istemiyordum. O ise sürekli konuşuyordu. Konuştuklarına da rubai diyordu.
            Kapanmış kafenin camları gazete kağıtlarıyla kaplı. Gözlerim arada haber başlıklarına ilişiyor. ‘’İlişmek’’ kelimesi fiili gerçekleştirmek kadar garip. Mesela ‘’verişmek’’ olabilirmiş. Nesnelerin yada fiillerin isimlendirildiği dönemde yaşamak isterdim. Etkim ağır olurdu. Hava soğuk. Duvarlar soğuk. Susamıyorum. Su içememek gibi susamak. Dilime engel olamadığım için konuşmak değil. Konuştuğum dili sevmiyorum. Dilleri sevmiyorum. Ağzın içindeki dil değil.
            Nesnelere değer vermemem gerekiyor. Onlar bizi bir gece uyurken öldürecekler. Onun için attım aynayı. Belki de kendimi gördüğüm içindir. Bilmiyorum, parçalara ayırdım. Daha önceden benim kendileri olduğumu söyleyen iki tane fotoğraf vardı köşede. Onları yaktım. Çok kötü koktular. Daha güzel kokabilirlerdi belki de. Ölülerden korkuyorum uzun bir süredir. Mesela dedemden. Mesela ölü bir kaç yıldızdan. Yıldızların yaşadıkları zamandan kalan birkaç sayfadan kurtuldum hemen. Dedemin fotoğrafını yakamam. Çok pis kokuyor yakınca.
            Çok eski inançlarımı kaybettim. Yada inançlar beni aradıkları yerde bulamadılar. İnançların beni bulamaması iyi. Aziz Nesin gibi. Sen gibi.
           Çok eski inançlarımı kaybettim. Yada inançlar beni aradıkları yerde bulamadılar. Cebimde bir dolar var. Cebimde bir dolar olması iyi. Aziz Nesin gibi. Sen gibi.
           Çok eski inançlarımı kaybettim. Yada inançlar beni aradıkları yerde bulamadılar. Tekrar yazabilmek iyi. Aziz Nesin gibi. Sen gibi.

            Ben Hasan veya değil neyi değiştirir ki?

1 Ocak 2015 Perşembe

Veda

Gramofonun icadıyla başlayan gürültü artık yerini sessizliğe bırakıyor. Yazma nedenlerimin tamamı yazmama nedenlerine dönüşmüş durumda. Artık ağzında sigarasıyla, kararmış bir bankta oturan karakterler oluşturmak istemiyorum. Yada ruhları afaka süzülen Mustafaları. Kelimelere inancımı yitirmiş durumdayım. "Öldü" kelimesiyle yok ettiğim Mathilda, salonumda. Artık korkutmuyor beni. İsmini tam hatırlamadığım bir karakter vardı, sağ yanı felçi. İnanırmısınız sol yanıda felçlenmiş, evvelsi gün akşamüstüne doğru. Dostum Rıza iyi. Artık iki avuç toprak örtüyor aciz bedenlerimizi.

Gramofonun manifestosu hala aklımda. "..içimizde Gramofonun bir parçası hep eksik kalmıştı." O parçayı tamamladığımıza göre bana müsade.

Ben Hasan, Hüseyin'i öldürmüş bir katil.

Kısa

Aklımda bir kitap var
Elle tutulabilir cinsten
Bir o kadar hayali
Aklımda o kitaptan bir cümle var
Geç kalınmışlıkla ilgili
Aklımda o kitaptan bir şiir var
Aklımda bir kitap var ile başlayan
Aklımda o var
Hiçbir yere gitmeyen
Aklımda bir cümle var
Ne kısa nede göründüğü kadar uzun

8 Aralık 2014 Pazartesi

Birine İthafen Yazılmış İkinci Yazı

                Yarımdım. Sürgündeki bir milliyetçi gibi yarım. Savaşta babasını kaybetmiş gibi yarım. Vücudumun yarısına, felç inmiş gibi yarım. Unutulmuş bir hikaye kahramanı gibi yarım. Terk edilmiş bir kasaba gibi yarım. Ayağa kalkamayacak kadar yarım.
                Bütün olmayı aradığım günlerin birinde çıkmıştı karşıma. İçine yıldız girmiş gözleriyle bakıyordu bana. Uyanabilmek için irkildiğimde, hala karşımda duruyordu. Gerçekti. Ütopik dünyalarım kadar gerçek. Usulca yaklaştım sol yanına. Hissettim sol yanını. Hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan, fark ettirdim kendimi.
                Dostum Rıza ağzımda. Gözlerimden akan yaşlara engel olamıyorum. Bakmıyor bana. Bakmıyorum ona. Bütün olmayı aradığım günlerin birinde çıkmıştı karşıma. Zaman dedi, kusurlu yarıma. Zamanı sevdim beni ona kavuşturacağı için. Dostum Rıza aklımda. Oda.

                Ben Hasan, diğer bir yarımda Mahmut.

15 Eylül 2014 Pazartesi

Ermeni Dostum Nicolas

                Rıhtımda akli selim dostum Kenan Rubeydeoğlu'yla koyu bir muhabbet içerisindeydik. "Fani hayat azizim, fikrimiz arşa, bedenimiz toprağa uzanmalı" dedikten sonra aniden irkildim. Çünkü ermeni dostum Nicolas o çirkin suratı ve sararmış dişleriyle karşımda dikiliyordu. Ölmek için gençtim, koşarak kaçmak içinde eksik. Lanet olası sol bacak. Kıbrıs harekatından kalan çürük bir hatıra. Nicolas baba dostu. Eski samimiyeti kullanarak yüklü miktarda borç almıştım ondan. Bilirsiniz ermeniler her zaman borçları gününde isterler. Masaya doğru geldi ve nasıl ölmek istediğimi sordu. Sol bacağımı kaybetmeseydim gerçekten kaçabilirdim. Tüm suçu, beni genç yaşımda savaşa gönderen ülkeye atmalıydım. Belki Nico bana acır ve borcun vadesini uzatırdı. "Baba dostum, ilk sol bacağımı kes zaten işe yaramıyor, onsuz dünyaya son kez bakmak istiyorum"  Başımı öne eğmiştim, bakışlarım çok duygusaldı. Dönüp Nicolas'a baktım, etkilenmişti söylediklerimden. Sertliğini yitirmiş gibiydi, rahat bir "oh" çektim. Oturdu yanıma, çıkardı belindeki bıçağı ve beni dört parçaya böldü.

4 Eylül 2014 Perşembe

Doksan Dokuz

                Gizli bir tapınak kadar esrarengiz. İsmi ölüm. Kimi için yeni bir başlangıç. Kalanların gözünden en büyük acı.
                Bir gözü toprakta. Adı Zeliha. Artık ismiyle hitap eden hiç kimse kalmadı dünyada. Onu çağırmak için ‘’ana’’ ‘’babaanne’’ kelimelerini kullanıyorlar. Ölüm ondan korkuyor bir nevi. En sevdiklerini erken aldığı için öfkeli ölüme. İlk ölümle karşılaşması beş yaşında baba evinde. Kötü hastalığa yakalanan annesini götürmüştü ilk başta. Üvey anneyle büyüdü. Anne sevgisi görmediği için çok bağlandı çocuklarına. Ölüm ikinci gelişinde kocasını götürdü. İsmimi. Doksan dokuzun ilkbahar günlerinde. Bir daha toparlayamadı kendini. Sadece kocasını değil onu da götürmüştü.
                Doksan dokuzun ne yazında nede diğer mevsimlerinde güneş girdi evine. Sular dahi berraklığını yitirmişti. Sessizdi şehrin en işlek caddesindeki evi. Ölüm onu almak istedi iki binli yıllarda. Hazırdı. Hayalini hatırladığı annesini ve kocasını istiyordu. Ölüm, büyük bir tümör bıraktı beynine. Sağ yanı felç oldu kısa bir süreliğine. Suratında birkaç kalıcı hasar.
                Şuan tam yetmiş bir yaşında. Adı Zeliha. En büyük torunu birkaç gün önce evlendi. En küçük torununun düğün muhabbeti yapılırken gözüm ona ilişti. Hafif ağlamaklıydı. Durumu anlamamak elde değil. Bırakın onun düğününü görmeyi, okula başlayacağı günü dahi göremeyecek. Doğarken nede sevinmişti. Ölümün nefesi ensesinde. O hazır. Tıpkı diğerleri gibi.

10 Ağustos 2014 Pazar

Tip

                Karanlık bir parkın kararmış bir bankında oturuyordu. Solmuştu rengi. Soldurulmuştu. İlk başta mavisi kaybolmuştu. Sonra teker teker tüm renkler terk etmişti sessiz bir pazartesi akşamı. Kalabalığın içinde yalnızdı. Yalnızlığın içinde kalabalık olduğu gibi. Yavaşça ayağa kalkıp yürümeye başladı. İnsanlar suratına bakıyordu. Zihinlerini okuyabiliyordu. Hepsi tek bir ağızdan ‘’Deli’’ diyorlardı. ‘’Keşke’’ diyip gülümsedi. Uzun süredir gülmüyordu. Uzun süredir yapılmayanlar listesinin en üstündeydi gülmek. İki katlı kaldırımın alt katında yürüyordu. Belki de o duruyor, yollar üzerine geliyordu. İçinden haykırmak geldi. Hangi kelimeleri kullanacağını bilmediği için vazgeçti. Karanlık bir ara sokağa girdi. Kedilerin mayhoş sesleri kulağına kadar geliyordu. Kedilerden korkuyordu uzun bir süredir. Kediler de ondan. Vazgeçti kedili sokaktan ve nerden geldiği belirsiz rüzgara bıraktı kendini.


                İlk durağı annesinin eviydi. Kadını tam dört aydır aramıyordu. Annesi aradığında da açmıyordu. Annesine baktı son kez. Yüzündeki çizgileri derinleşmişti. Üstündeki elbise de eskimiş. Hala güçlüydü. Kimsesi kalmadığı halde. İkinci durak yakın bir arkadaşının eviydi. Tüm dostları orada bira tokuşturuyorlardı. Biliyordu orada olduklarını. O da davetliydi ama gitmemişti. Uzun bir süredir olduğu gibi. Geride kalan hayat sevgisini serpti üzerlerine. Üçüncü ve son durak olan sevdiği kadının evine gitti. Şişman ve kıllı bir adam düzüyordu sevdiğini. Gülümsedi ve terk etti geride kalanları. Nasıl mı? Rüzgarda onu terk etmişti. Yere çakıldı ve öldü. Onu ilk fark eden insan gelene kadar, köpekler işedi üstüne. Fareler kemirdi sidikli ayakkabılarını. Dostları gömdü. Biz de izledik.

     Ben Hasan; derginin ölü karakteri.


     Gramofon Dergi 10. Sayı

18 Haziran 2014 Çarşamba

Mathilda -Son-

Sevgili Mathilda;
                Sana söz verdiğim gibi evi temiz tutmaya çalışıyorum. Üç-dört günde bir süpürüyorum baştan sona. Her sabah çiçekleri suluyorum. Çiçek demişken, mutfak camının önündeki karanfiller kurumuş Mathilda. Ben orada olduklarını dahi unutmuşum. Sen gittiğinden beri, hafızamla ilgili ufak tefek sıkıntılar yaşıyorum. Büyütülecek bir şey yok. Düzenli yemek yemediğimden oluyormuş. Öyle söyledi doktor. Yiyemiyorum Mathilda, sen açken ben tok olamıyorum. Seninle yediğimiz yemekleri özlüyorum. Sahi, seni çok özledim Mathilda.
                Gitmene engel olmalıydım Mathilda. Kapıları kilitlemeliydim, yolları kapatmalıydım, uçak seferlerini iptal etmeliydim, o uçağa binmene engel olmalıydım… Nasıl izin verdim savaşın ortasına gitmene. Korkaklığımın bedelini yokluğunla ödüyorum. “Gel” dediğinde seni reddetmeseydim; belki seni koruyabilirdim gözünü ölüm bürümüş sözde insanlardan. Ölümüne izin verdim Mathilda, tüm suç benim.
                Üç gün önce sabaha doğru kapı çaldı sert bir şekilde. İki subay. Geri dönmem gerektiğini söylediler. Karısını koruyamayan birinden tekrar savaşmasını beklemek, siyasetin orduya karıştığının en büyük belirtisidir. Aklımda kalan sağlam küfürlerden birini yapıştırıp döndüm yatağa. Hala kokunu alıyorum odanın kısım kısım bölgelerinde. Sen gittiğinden beri, evden dışarıya adım atmadım. Biliyorum, uzun isimli hastalıklardan birine yakalandığımı düşüneceksin. Geldiğini söyle, eve girmeyeyim Mathilda.
                İstanbul son günlerde çok sıcak. Ülke dışına çıkmamış insanlar kıyametin yaklaştığına inanıyor. Afrika’da çoktan kıyamet kopmalıydı o zaman. Aslına bakacak olursak; Afrikalılar için her gün kıyamet. Belki de onlara inanmak gerek. Sular sık sık kesiliyor Mathilda. Böyle devam ederse deniz suyu içmeye başlayacağız. En son ne zaman su içtiğim hakkında da hiçbir fikrim yok. İnsani dürtülerim beni hayatta tuttu bugüne kadar. Artık sona yaklaşıyoruz Mathilda.
                Kaplumbağamızın adını hatırlayamıyorum. Tıpkı seni hatırlayamadım gibi. Silüetin kayboldu gözlerimden. Kokun kayboldu evvelsi gün. Ellerin uzaklaştı afaka doğru. Eski fotoğraflara bakamıyorum. Yokluğunun ebedi olduğu duygusu, geçmişi inkar etmeme neden oluyor. Artık gözlerim kapanıyor Mathilda. Yanına geliyorum. Beni beklediğini biliyorum.

2 Haziran 2014 Pazartesi

Sonsuza Dek

Ay yoktu o gece
Deniz sakindi
Köpekler havlamıyor
Kuşlar uçmuyordu
Bebekler bıraktı ağlamayı
Silgiler silmez oldu
Kalbim durdu
Tam üç yüz altmış beş gün
Tutukluğu sonsuz
Kokmadı hiçbir koku
Gülmedi suratlar
Noktalar cümleleri terk etti
Firar etti tüm suçlular
Dolduramadı beni hiçbir hapishane
Ağlamadı çocuklar
Ağlamadı kadınlar
Ateşler söndü
Tam üç yüz altmış beş gün
Sonsuza dek.

Bir Sene

Hangi kelime azaltabilir içimdeki acıyı
Hangi olay o günü silip atabilir hafızamdan
Dostum Rıza yerde
Hangi olay onu oradan kaldırıp
Yerine beni yatırabilir
Hayır, zaman değil
Bak kardeşim, bir sene geçti üstünden
Ve zaman sadece benliğimi kaybettirdi
Ne dostum Rıza kalkabildi yerden
Nede ben yatabildim
Kanım
İlk arkadaşım
Dostum
Yerde
Aciz bedenim çaresiz
Durun, kardeşim o benim
Alın başımı, bacağımı, elimi, kolumu
Ona dokunmayın.

16 Mayıs 2014 Cuma

Yatak

Küçük kemirgenler saklanıyor yatağımın altına,
Bazen horlayan kadınlar.
Dağlar küçülüp saklanıyor yatağımın altına,
Bazen çocuklarını döven kadınlar.
Spiker saklanıyor yatağımın altına,
-Benimi anlatıyor diye korkuyorum-
Bazen eşlerini aldatan kadınlar.
Epilepsi hastası insanlar saklanıyor yatağımın altına,
Bazen üç gözlü kadınlar.
Ben saklanıyorum yatağımın altına,
Bazen de sadece ben.

15 Mayıs 2014 Perşembe

Yerin Altında - Ölümsüzler #Soma


En temiz halinizden, daha temiz bir kirlilik hayal edin
Yerin altında
En şerefliden üstün olan şerefinizi hayal edin
Yerin altında
Ölümün gelmeyeceğini hayal edin
Yerin altında
Çocuklarınızı hayal edin
Yerin altında
Yerin altındaki arkadaşınızı hayal edin
Sizde yerin altındayken
Küçük bir ışığı hayal edin
Yerin altında
Yeni aldığınız diş macununu hayal edin
Yerin altında
Bizi hayal edin
Yerin altında
Limonatayı hayal edin
Yerin altında
Merak etmeyin;
Akrabalarınızı dövmüyoruz
Yerin üstünde
Arkadaşlarınızı dövmüyoruz
Yerin üstünde
Sizlere hakaret etmiyoruz
Yerin üstünde
Azıcık kayın kenara
Yer varsa bizde gelelim
Yerin altına

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Ölümsüzler #Soma

Ölüm kokuyor sokaklar
Kömür kokuyor sokaklar
Biz üşüyelim, siz ölmeyin.
Ölüm kokuyor sokaklar
Kömür kokuyor sokaklar
Biz kokalım kömürler, siz ölmeyin.
Ölüm kokuyor sokaklar
Kömür kokuyor sokaklar
Biz ölelim, siz ölmeyin.
Ölüm kokuyor sokaklar
Kömür kokuyor sokaklar
Onlar ölsün, siz ölmeyin.
Ölüm kokuyor sokaklar
Kömür kokuyor sokaklar
Çocuklar ölmesin, sizde ölmeyin.

23 Nisan 2014 Çarşamba

Savaşmak

                Miğferi nefes almasını zorlaştırıyordu. Tek bir el hareketiyle çıkardı onu. Dokuz saattir kıçı yere değmemişti. Artık ince ve güçsüz bacakları, vücudunu taşıyamazdı. Dizlerinin üstüne çöktü. Gözünden akan yaşlar burnuna ulaşmadan kararıyordu. Daha dokuz gün olmasına rağmen savaşmak, asker olmak, düşüncelerle dolu beynine zor geliyordu. Bilmediği bir nedenden dolayı, sadece ona doğru koşturan, sözde ‘’düşman’’ isimli üç kişiyi öldürmüştü. Arkadan gelenler, aciz bedenine çarpıp geçiyorlardı. Aldırış etmedi onlara. Elindeki tüfeği çarptı yere. Sonra birkaç tanede bombayı. Üzerinde, geldiği kasabadaki tüm insanları öldürebilecek kadar çok mühimmat vardı.
                Küçük bir kirlenmede bile hemen yıkadığı elleri simsiyah. Güzel kokularla harmanladığı vücudu, güzel olmayan tüm kokuları içinde barındırıyor. Mathilda’nın bakışları artık ütopik dünyasına ait. Mathilda’nın güzel sesi ve saçları da. Artık yok olmanın eşiğinde. Mutluyken bile hissedemediği böbreklerini hala hissedemiyor.
                Yakınında patlayan bir bombanın etkisiyle yığıldı yere. Gökyüzünün kusursuzluğu altında göz yaşlarına engel olamıyor. Ölüyor, diğer insanlar yaşarken. Gramofon çalıyor uzaktan. Üzerindeki son birkaç parça eşyayı da çıkartıp sese doğru koşuyor. Tam yirmi beş tane büyük adımdan sonra vuruldu sözde düşmanları tarafından. Otuz ikinci adımda dört defa daha. Son adımı da kırk dördüncüydü. Öldü, savaş çatısı altında. Diğerleri gibi. Bugüne kadar doğan iki insandan birinin öldüğü gibi.



             Virgül
Bir virgül dilimin ucunda, 
Ezik ve kekremsi, 
Her bütüne meydan okuyan 

                                  Oktay Rıfat Horozcu

18 Nisan 2014 Cuma

Boklu Yazı

             Otobüsleri sevmezdi. Seslerini, rahatsız koltuklarını, pis kokan insanlarını. Emin adımlarla bindi otobüse. Yanındaki koltukta sekiz kişi oturmadan, horlayan amcalar olmadan gitmeyi umuyordu. Bu sefer aksilik olmayacaktı. Otobüs boştu. Ön koltukların birinde örtülü bir abla oturuyordu. Hafif kilolu. Arka taraflardaki koltuğuna geçti. Şarj kablosu, kulaklığı ve kitabı hazırdı. Uzun ama sıkıntısız bir yolculuk diliyordu. 
            Otobüsün kalkışına daha on iki dakika var. Hırıltı olmadan bir kaç sayfa okurum umuduyla açtı kitabı. Çoğu kütüphaneden daha sessiz. Rahat okumalık. Karnının sol tarafına hafif bir ağrı girdi. Ağrı yerini şiddetli acıya bırakmıştı. Kıvranıyordu. Fırladı yerinden. Muavine tuvalete gitmesi gerektiğini söyledi. "Hemen kalkmaksak 300 lira ceza yeriz. " cevabını aldı. Bir bok için fazla bir rakam. Hemen geçer umuduyla yerine geçti. Acı büyüyor 20 yaşındaki genç altına yapmamak için kendini yırtıyordu. İlk sancı sonlanmıştı. Alnından akan terler kurumadan ikinci sancı girdi. Kalın bağırsağında boklar horon tepiyordu. Daha fazla tutamazdı. Uçurumun kenarında o meşhur dala tutunuyordu sanki. Terler sel gibi akıp geçti. İlk başta sağ kolu uyuştu. Onu takip eden diğer kolu ve bacakları oldu. Ağzı kurumuştu. Gözlerinin önüne siyah perde indi. "İmdat" diye mırıldandı. Takati yoktu bağırmaya. Türkçede bulunduğu durumda yardım istemelik bir kelime düşündü ve bulamadı. Bok yoluna gitmek bu olsa gerek. Acı azaldı ve yerini terlere bıraktı. İkinci buluşmayı da kazanmıştı. Yavaş yavaş ilerledi şoföre. En yakın benzincinin en yakın tuvaletine attı kendini. İçerde olanlar malum. 
            Rahatlamıştı. Zaferin yorgunluğuyla bıraktı kendini koltuğa. Finali yapılmış bir dizinin tekrar yayına girişi gibi geldi sancı. Daha yarım saat geçmeden tekrarlamıştı. Artık bilmiş bir kişiden yardım almalıydı. Aradı annesini. Anne-abla iş yardımıyla el attılar olaya. Otobüs usulü reçeteleriyle. 
            Reçete: Çay ve Kahve ye.  –kahve şekersiz-
            Kırmızı ışığın yanmasıyla muavin fırladı yanına. Tüm otobüs destekçisiydi. Herkes olaya nazırdı. Kahve ve çay, iğrenç tatlarıyla yedi dakika içinde etki etmeye başladı. Ama öldürücü vuruş muavinin tam yarım saatlik mola duyurusuyla geldi. Şuan yolculuğun bitmesine tam beş saat var. Sonrasında bir sıkıntı yaşanırsa serinin ikinci yazıyla karşınızda olacağız.

1 Nisan 2014 Salı

Mathilda

Merhaba Mathilda.
            Tam seksen dokuz gün önce atmıştım sana son mektubumu. Aradan onca zaman geçmesine rağmen postacı uğramadı hala bana. Mektup çekmecem hasret kaldı rengarenk mektuplarına. Seni özledim Mathilda. Bana attığın mektupları özledim. İnanır mısın; en son ne zaman yemek yediğimi hatırlamıyorum. Birkaç parça küflü ekmeği yoğurtla zenginleştirmiştim galiba. Tıpkı ruhumu seninle zenginleştirdiğim gibi.
            Saat biri dört geçiyor. Hala yataktayım ve hala çoraplarım ayağımda. Dün, temiz çorap bulamadığım için kirli sepetinden seçtim en az kokanı. Buralarda harp var Mathilda. Sana attığım son mektuptan birkaç gün sonra İngilizler girdi şehre. Bizim buralar sakin. Ama birkaç blok ötede insan cesetleriyle kaplı sokaklar. Korkuyorum Mathilda. Bir gün o cesetlerden biri ben olurum diye korkuyorum.
            Kalbim sıkıştığı için doktora gittim Mathilda. Korkma, büyük bir şey yok. Sigarayı azaltmam gerektiğini söyledi doktor. "Böyle içmeye devam edersen seni de ben gömerim" dedi. Doktor, yetmiş altı yaşındaymış. Büyük oğluyla karısını gömmüş. Kaza falan da değil, ecelleriyle ölmüşler. Şimdi sen "Ecel ne?" diye soracaksın. Döndüğünde anlatırım Mathilda.
            Dün gece sakallarımı kestim; sen pek sevmesen de. İşaret parmağımdan daha uzun olmuşlardı. Bu ev ruhumu karartıyor Mathilda. Gündüzleri; saat on ile on iki arasında güneş giriyor evimize. Akşamüstü de beş gibi ama yalnızca on beş dakika. Annemin sözünü dinleyip doğuya bakan bir ev almalıydık Mathilda. Elektriksiz zor oluyor geceleri. Harp yüzünden haftanın sadece birkaç günü elektrik veriyorlar şehre. Karşı apartmandaki kadın anlatıyordu geçen gün. Kapıyı çaldı, kocaman bir poşet verdi. Sabun, mum, jilet, ekmek ve şarap almış bana. Arkasından pek iyi şeyler söylenmese de iyi kadınmış, Mathilda.
            Elektriğin olduğu günlerin birinde, Budapeşte’deki komiser aradı beni. Sesi fazla heyecanlıydı. Muhtemelen tükürük saçarak konuşuyordu. "Bulduk!" diye bağırdı telefonu açar açmaz. Eski bir apartmanın bodrum katında gazeteci yakası olan birini bulduklarını, teşhis için ilk uçakla Budapeşte’ye uçmam gerektiğini söyledi. "Tamam" diyip telefonu prizden çektim. Habersizdi senin öldüğünden Mathilda.
            Mektuba başlamadan önce karanfil kopardım saksıdan, bitince de yanına geleceğim. Mektup eline geçer geçmez cevap yaz. Seni seviyorum Mathilda.         

29 Mart 2014 Cumartesi

Dostum Rıza

Dostum Rıza'yla Kadıköy sahilindeyiz Sessiz buralar Hiç olmadığı kadar sessiz Kötü haberi ona söylediğimden beri, biz de sessiziz Hiç olmadığımız kadar sessiz Ağaçlar gölge etmiyor artık bize Gökyüzünün karanlığı altında yalnızız Bir nebze de özgür
Dostum Rıza'yla yerdeyiz Bir avuç toprak örtüyor kocaman bedenlerimizi Üşüyoruz, garip İçimizi ısıtmıyor artık çocukluk hayallerimiz Dostum Rıza ağlıyor Bakmıyorum ona Görmedim zannediyor
Dostum Rıza martın sert yağmurlarına aldırmıyor gibi Dünyayı terkimden sonra yalnız Ağlamıyor geçen ki gibi Ya da Gözlerimi kapattığı için ben göremiyorum.

11 Mart 2014 Salı

Ölümsüzler #BerkinElvan

                Ergenliğe girmişti daha yeni. Sevecekti. Sarı saçlı bir kızı. Kocaman bir yüreği vardı, hepimizi içine alabileceği. Yıldızlar ona gülecekti sonbaharın sessiz gecelerinde. Yağmurlar ıslatacaktı, kapkara saçlarını. Düşüp bacakları kanayacaktı. Ağlayacaktı acısına. Güzel bir kızı dudağından öpecekti. Hissedecekti aşkı. Sesi; kuyunun dibinden geliyor gibi sertleşecekti. Boğuk boğuk gülecekti annesine. Annesi de ona.
                Belki annesinin zorlamasıyla belki de babasının sert bakışlarıyla evden çıkmıştı, ekmek almak için. Kırık aldığı dersleri düşünerek yürüyordu. Yada tuttuğu takımı. Kim bilir? O gri günlerde sessizliğe bürünmüş bir meydanda, onu öldürmeye çalışanlarla birlikteydi. Hiç olmadığı kadar cesurdu. Gezi Parkından gelen bir yaprak çarptı başına. Yavaşça düştü yere, bizde düştük.
                Tam 269 gün. Yerini bile bilmediğimiz bir hastanenin duvarı olduk, bankı olduk. Kan olduk damarlarında gezen. Annesinin gözünden düşen birkaç damla gözyaşına mendil olduk. Doktor olduk, onu kurtarabilmek için. Ağaç olduk iyi haberini duymak için.
                Bugün 11 Mart Salı. Berkin terk etti bizi. Ahmet’in Ethem’in yanlarına gitti. Gezi Parkının küçük fidanı soldu. Şimdi Berkin, küçük bir kuş olarak Gezi Parkının en ulu ağacında ziyaret edecek bizi. Biz ise onu; Feriköy Mezarlığında.  

                Siz öldürdünüz, o ölmedi.

3 Mart 2014 Pazartesi

Ah Hıyar Ramazan

                Ramazan girdi odaya heyecanla. Nefes alış-verişini, koridordan sağa döndüğünde duymaya başlamıştım. Çaycı Yunus Efendinin oğlu. Boyum kadar boyu, yüreğimden çok yüreği vardı. Ah  hıyar Ramazan. Saçlarını yamuk kestiği için mahalle berberi Irgatların Mustafa’yı öldürmüş, emniyeti teşkilattan adamlar onu almak için buraya gelmişlerdi. Evvelsi gün söylemişti bana da. ‘’Mektepli abimizsin sen halledersin’’ demişti. Üç defa hayatımı kurtardığı için onu kıramamıştım. Bir cümle kurup onu yollamayı düşünüyordum. Ah hıyar Ramazan.
                ‘’Yunus oğlu Ramazan burada mı?’’ dedi amir yüksek sesle.
                Ramazan gülümsedi ve öne attı kendini. Askerler şaşkındı. Bu kadar kolay olmasını beklememişlerdi herhalde. Bir tanesi Ramazan’ı tutuklamak için yaklaştı. O an Ramazan’la göz göze geldik. Ah hıyar Ramazan. Benden bir şeyler yapmamı bekliyordu. Ona yardımcı olmamı bekliyordu. Bir iki defa davrandım ama kelimeleri dökemedim nedensiz. Tuttular, Ramazan baktı, sustum, götürdüler.
                Seher vakti çıktım evden. Gazetemizin dokuzuncu sayısı bugün çıkıyordu. Mektebin oradan sağa girdim. Karşıma Yunus Efendinin oğlu Ramazan çıktı. Tam sekiz sene sonra. Ah hıyar Ramazan. Kadı idam kararını nedensiz bir şekilde bozmuş ve Ramazan’ı sekiz yıllık hapis cezasına çarptırmıştı. İlk senesinde İstanbul’daydı. Birkaç defa konuşmak için yanına gitmiştim fakat o hiç gelmemişti. Sonrada Konya’ya nakil olmuştu zaten. Şimdi biraz kilo almış şekilde karşımdaydı. Korkuyordum. Tehdit mektupları yolluyordu çünkü. Yürümeye başladı, yaklaşıyordu. Nefesimi tutup, fesimi çıkardım. O davranmadan dinamiti fişekledim.
                Yerdeyim. Başımın herhangi bir yerinden kan akıyor. Kanla beraber ruhum dökülüyor Kasap Osman’ın dükkanına doğru. Bacaklarım, bacaklarım hareketsiz. Kalbim hızla çarpıyor. Göğüs kafesim onu tutamıyor sanki. İnsanların silüetlerini görüyorum ama kim olduklarını seçemiyorum. Ayak ucumdaki Tarakçıların Hüseyin Efendi mi, yoksa bana mı öyle geliyor? Altı yaşımda dedemin öldüğü günden beri, ölümü merak ediyorum. Ölüyorum. İnsanların bakışları arasında ölüyorum. Kimse yardım etmiyor, ben ölüyorum. İnsanlar fısıldaşıyor, ben Celal oğlu Mustafa ölüyorum. İnsanlar ölmüş, bende ölüyorum.  Afaka doğru süzülüyor ruhum. Ramazan hizamda yerde. Ah hıyar Ramazan. Yunus Efendinin oğlu, aklı kıt Ramazan.

16 Şubat 2014 Pazar

Urgan

            Sağ kolum sol bacağımın altında. Tıpkı burnumun diz kapağımın altında olduğu gibi. Silüetler dans ediyor parmak uçlarımda. Kurbağalar tükürüyor eskimiş pabuçlarıma. Duygularım yükseliyor yeşil gecekondunun arkasından. Yağmur sesleniyor sebepsiz. Saat üçü yetmiş dört geçerken, kadınlar koşturuyor evimin önünden. Bukowski yatıyor masamda. Ayracın terkinden sonra üzgün. Evimin sakinleri tıklatıyor odanın duvarını. Gökkuşağı yükseliyor elmacık kemiğimden. Eskimo'lar beliriyor tek renklik gökkuşağında. Olumsuz düşünüyor sandalye. Beni görmüyor kadın. Yavaşça giriyor odaya. Kusuyor dün akşam yediklerini. Küfür ediyor dün akşam yediklerine. Ona bakıyor dün akşam yedikleri, o ise bana. Tabureyi çekiyor ortaya ve urganı geçiriyor nazikçe boynuna. Son kez basıyorum daktilonun yazısı kazınmış tuşuna.

            Suaygırları dövüşüyor evimin bahçesinde. Genelde çitlerin oraya sıçıyorlar. Merdivenler ağlıyor su aygırları yüzünden. Hüzün akıyor simsiyah apartmanın yirmi dördüncü katından. Daire numarası yirmi sekiz. Yirmiler boğuşuyor odamın köşesinde. Bulutlar veda ediyor solmuş gülün paralanmış yaprağına. El sallıyorum, sol elim havadayken. Sollarım kekeliyor un değirmeninin çarkında. Ritüel yapıyorlar salonda. Kapının deliğinden görüyorum onları. ‘’Dur’’ diyemiyorum onlara. Onlar da bana. Tinerciler kaloriferin başından gülümsüyor. Bende eğiyorum başımı onlara. Açlar. Dolap dolu. Ama onlar dolabın kapısını açmaktan aciz. Bende ‘’Aç’’ demekten acizim. Güne merhaba diyorum son kez. Pırasalarda bana.


            Sağım güçsüz, Solumdan size selam olsun.

31 Ocak 2014 Cuma

Üç Set

  
   Saat üçü dört geçiyor. Solmuş bir şubat akşamı, vücut ısısıyla ısıttığı yatağında yatıyor. Evin tüm ışıkları kapalı. Karanlık esir almış daire yirmi sekizi. Daire, apartmanın sekizinci katında. Balkondan aşağıya tükürdüğünde, tükürük yere dört gün sonra çarpıyormuş. Ya da beni kandırdı on üç gün önce. Evde yalnız değildi. Dünyada yedi milyar kırk altı milyon insanla beraber olduğu gibi. Ne zaman yatakta soluna dönse –yüzü duvara, sırtı kapıya, sağ omzu tavana gelecek şekilde- ev sakinleri ortaya çıkıyordu. Sesleri, fısıldamaları onu rahatsız etse de o onları rahatsız etmiyordu. Bilmiyordu ne olduklarını, neye benzediklerini. İlk olarak karısını ve kızını gömdüğü gün ortaya çıkmışlardı. Evdeki tüm kapıları ve camları sabaha kadar çarpmışlardı. Üzerinden yıllar geçmiş ve sakinleşmişlerdi. Artık daha sessizlerdi. 

     Gürültülü bir cumartesi günü. Gürültü dediğim fısıldamalar. Son dört aya göre bugün, sesler biraz daha arttı. Kızının cansız bedenini toprağın içine koyduğu günden bugüne evden bir kere olsun dışarı çıkmamıştı. Annesini ve kardeşlerini de kaybettiğinde kendini eve hapsetmişti ama karısı toparlamıştı onu. Bu sefer o kadar güçlü olamazdı. Artık kimsesi kalmamıştı. Sesler artıyordu. İlk defa ona sesleniyorlardı. Duydukları karşısında hipnoz olmuştu. Doğruldu. Boş bakan gözleriyle yatak odasına ilerledi. Büyük gardolabın en alt çekmecesinden dede yadigarı tabancayı çıkardı. Bir an kendini toparladı ama nafile. Kafasına koymuştu, yapacaktı. Soktu namluyu ağzına. Son kez kulak verdi gaipten gelen seslere. “Sen yaşadığın için onlar öldü.’’ Sağ işaret parmağıyla çekti tetiği.


     On bir gün sonra bulduk kokuşmuş cesedini. Gömdük en yakın mezarlığa. Arkasından ağlayanı yoktu. Çünkü ağlayacak olanların arkasından hep o ağlamıştı. ‘’Neden?’’ diye sordum bina sakinlerine. Bilmediklerini söylediler, gittik bizde.

23 Aralık 2013 Pazartesi

Profesör


                Hızlı adımlarla karşıdan karşıya geçmeye çalışıyordu. Annesi ''Dünyanın en büyük profesörü olsan bile; karşıdan karşıya geçmeyi asla başaramayacaksın'' derdi her zaman. Profesör kelimesini ilk defa annesinden duymuştu o zaman. İkincisini ise şık giyinmiş bir müşterisinden. Adam söylediğine göre profesörmüş. Herhalde profesör, şık giyinen adam demekmiş. Eski bir Ford otobüsünü sıyırarak geçti karşıya. Başarmıştı. Alnındaki teri sildi yavaşça. Mendile mi? Yok hayır, lacivert tişörtünün yakasına. Tişörtü ondan üç-dört beden büyüktü. Zengin bir adamın temizlikçisi olan Ayşe Teyze vermişti bu tişörtü ona. O iri yarı adamın olmalıydı. Cebinde tomarları olan o iri yarı adamın olmalıydı. Emrinde yüzlerce işçi çalıştıran, cebinde tomarları olan o iri yarı adamın olmalıydı. Toplantıya geç kalmıştı. Hızlandı, koşmaya başladı. Fakat sırtındaki yük onu yavaşlatıyordu. Yıkık dökük bir harabenin ikinci katına çıktı nefes nefese. Herkes oradaydı. Biraz utandı geç kaldığı için. Bereli adam konuşmaya başladı. ''Recep Nilüfer, Mahmut Beşevler, Fatih Batıkent…'' bizimkinin adı Fatih’ti. Gerisini dinlemedi bile. Bereli adam ‘’Bitti.’’ diyince fırladı harabeden dışarı.

                Metro durağına gelmişti. Yürüyen merdivenlerden aşağıya indi. Hayatındaki en büyük zevkti yürüyen merdivene binmek. Kafasını eğerek yürürdü her zaman. İnsanların yüzüne bakamazdı. Nedenini hiç söylemedi bana. Güvenlik görevlisine yaklaşıyordu yavaş yavaş. Adam bunu görür görmez ‘’Ah ulan Fatih!’’ dedi ve gülümsedi. İnsanların sık kullanmadığı peronun, görevli bölümünden geçirdi Fatih’i. Teşekkür bile etmeden yürüyen merdivenlere koştu. Kim mi? Fatih. Sonunda kendisini metroda buldu. Metrodan her zaman korkardı. Mahallesindeki ağabeylerinden Fuat metrolarda insan yiyen ejderhaların olduğunu söylerdi. Bunun içinmi korkardı bilmem. On durak sonra indi. Babadan öğrenme okumasıyla ineceği durağı biliyordu. Babası sadece sekiz tane harfi öğretmişti. Birazda şans yanında olurdu. Koşarak gitti yürüyen merdivenlere. Usul usul indi aşağıya. Tekrar yukarı çıkabilmek için yürüyen merdiven yoktu. Aşağıya inenlere imrenerek baktı, normal merdivenlerden çıkarken. Hemen tezgahını kurdu metro girişine. Tezgah dediğim büyük bir şey değil. Birkaç boya ve iki fırça. Ayakkabı boyuyordu. Zengin adamların güzel ayakkabılarını. Temmuz sıcağında terleri akıyordu alnından. En fazla alnı terlerdi. Zaman su gibi geçiyordu. Sağdan soldan topladığı yarım sigaralardan birini yaktı. Sigara yakmasını bekleyen adamın biri yanaştı tezgahının önüne. Hemen sigarasını atıp başladı sağlı sollu fırça atmaya. Ayakkabı tozdan gözükmüyordu. ‘’Ayaksız adam’’ diyip gülümsedi. Ayaksız adam ‘’Banamı gülüyorsun orospu çocuğu’’ dedi ve tekmeyi attı boyacı Fatih’e. Adam arkasına dönüp ilerleye başladı. Fatih zar zor kalktı ayağa. Adamın peşinden koşmaya başladı. Adam yolun karşısına geçmiş pis pis gülüyordu. Fatih altında kalırmı atladı yola. Teybinde Ferdi Tayfur çalan bir araba vurdu bizim yoksul Fatih’i. Çarpmanın etkisiyle uçtu havaya. Yere düşmeden öldü. Kimsesi olmadığı için gömdüler herhangi bir mezarlığa. Üst komşu geldi. Biraz sessiz olun dedi orospu çocuğu. Olmadık, olmayacağız.

      Sen hep gül, çünkü kolonya dediğin güllü olur.

3 Aralık 2013 Salı

Felç

     Boş bir otobüsün en arka koltuğundaydı. Hafif maviydi rengi bugün. Otobüsün cızırdayan ışığı, sol bacağının titremesine neden oluyordu. Yaklaşık beş yıldır felçli sol yanı. Ona sorarsanız tam gününü söyler. Zor bir şekildede olsa inmişti otobüsten. Karnından gelen ses tüm sokağı inletiyordu. Artık yemek yemeliydi. Sol ayağını sürüyerek girdi eski bir lokantaya. Sineklerin kol gezdiği lokanta, kalite olarak vasatın altındaydı. Ama uzun bir süredir umursamıyordu böyle şeyleri. Ona sorarsanız tam gününü söyler. Oturdu boş görünen bir masaya. Hemen yanında yirmili yaşlarda bir çocuk belirdi. Adı Mehmet olmalıydı. Çoğu zaman tutturamasada isimler üzerine tahmin etmeyi severdi. Adı Mehmet değilmiş. Bir tas tarhana çorbası ve bolca ekmek istedi. Günlerdir uyumuyordu. Ona sorarsanız tam gününü söyler. Ceketinin sağ cebinden bir kitap çıkardı. Pantolonunun ve ceketinin sol ceblerini kullanamıyordu zaten. Biraz okumaya çalıştı. Beceremedi. Uyku tüm bedenini ele geçiriyordu. Böyle sıcak bir yerde bulunmuyordu uzun bir süredir. Ona sorarsanız tam gününü söyler. 
     Kapı sert bir şekilde kapandı. Kafasını tutan kolu o şiddetli sesle kaydı ve çenesi önünde duran tasın içine girdi. Çenesindeki bir tutam sakal tarhana çorbası olmuştu. Hiddetli bir şekilde fırladı masadan. Kapıdan içeri giren, baştan aşağıya ıslanmış kısa boylu kıza baktı. Gülümsedi. Oturdu yerine. Çorbasını yudumlamaya başladı. Çenesini silmedi. Gözlerinden dökülen bir kaç damla göz yaşınıda. Kalbinin acıdığını hissetti. Uzun bir süre önce ölen anne ve babasını düşündü. Ona sorarsanız tam gününü söyler. Kısa bir süre önce onu terk eden karısını düşündü. Ona sorarsanız tam gününü söyler. Artık bu Dünyadan gitmesi gerekiyordu. Cebinden onbeş lira çıkartıp masanın üzerine bıraktı. Ustaya dönüp paranın fazlasını Mehmet'e vermesini söyledi. Ama onun adı Mehmet değildi. Sol ayağını sürüyerek lokantadan çıktı. Kapının önünde duran aracına binip dünyayı terk etti.

22 Ekim 2013 Salı

Sanat


                Üç tel saç. Günden güne derinleşen çizgiler. Yaşlandığı her halinden belli olan adam, uykusundan uyandı. Sehpanın üzerinde duran daktiloya emin adımlarla ilerledi. Her adımında odanın etrafına dağılmış olan şişelerden birini devirdi. Odaya egemen olan şişelere alkolde katıldı artık. Sandalyeye oturdu, bildiği gibi. Parmakları romanını yazmaya devam ediyordu. Artık yazmak, el alışkanlığı haline gelmişti bizim yaşlı kurt için. Yazısına ara verip doğruldu. Biraz duman sinmişti odaya. Camı açtı, sanatsız bir şekilde. Camı açtı, altta jenerik müziği olmadan. Yağmur camı tıklatmadan o camı açtı. Martı seslerini duymadı ama o yinede camı açtı. İçeri hücum eden temiz havayı içine çekti. Ciğerlerini temizleyemeyeceğini bildiği halde.


                Hava soğuk. Pul pul dökülen derisi üşüyor. Uzun bir süre önce kötü hastalığa yakalanmış. Bir arkadaşına anlatırken duymuştum. Camı kapattı. Bu olayda yine bir sanat göremedi. İçindeki sanat aşkı onu bir sabah terk etti. Küçük bir not bile bırakmadan. Yeni dostu olan hastalığı kıskandı herhalde. Artık alakasız doğa olaylarını birbirine bağlayamıyor. Kişileştirme yapamıyor, devrik cümle dahi kuramıyordu. Aradan aylar geçti. Ölüm onu camın kenarında yakaladı. Sevdiği insanlardan birini görmesini beklemeden. En sevdiği şarkıyı son kez dinlemeden. Ruhu bedeninden çıkmaya başladığı anda aciz bedeni de sandalyeden düşmüş. Bunu bana kim mi anlattı? Camı tıklatan yağmurdan duydum.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Ölüm

     Uyandığı oda, uykuya daldığı yerden tamamen farklıydı. Burnunun üzerinde duran sinek, onu ısrarlı bir şekilde uyandırmıştı. Doğruldu. Karşısındaki duvarda tanımadığı insanların posterleri asılıydı. Kulağına gelen gıcırdama sesi beynini patlatacak gibiydi. Sesin kaynağına baktı. Tavana monte edilmiş eski bir pervane. Odadan çıktı. Uzun bir koridorun sonundaki odada değildi. En baştaki odadaydı. Kapıya yöneldi. Fakat kale kapısına benzeyen kapı kilitliydi. Açma çalışmaları olumsuz sonuçlandı. Artık başka bir çıkış yolu bulmalıydı. İçinde filizlenen korkuya engel olamıyordu. Koşmaya başladı. Odalara giriyordu sırayla. Tüm odalar birbirine benziyordu ve evden kurtulma şansı yok gibiydi. Koridorun sonundaki oda kalmamıştı sadece. Onun yanındakine de girmemişti. Odaya girdiğinde benzer odaların aksine daha lüks bir odayla karşılaştı. Ama daha fazla karanlık ve bir o kadarda korkutucu. Sağına soluna bakmaya başladı. Dolabın üstünde kocaman bir gramofon ve duvarlarda onlarca plak vardı. Plakların birini gramofona yerleştirdi. Cama doğru ilerlerdi. Geriye kalan son seçeneği yapacaktı. Ölüm onu bulmadan o bulacaktı ölümü. Sevdiklerini düşündü son bir kez. Göz yaşlarına engel olmadı. Hepsinin teker teker süzülmesini bekledi. Pencereden aşağıya baktı. Baya da yüksekteymiş. Nefesini tuttu ve kendini aşağıya bıraktı.


     Bundan sonrasını hangimiz yazabiliriz ki. Hangimiz yere çarpmadan önceki iki saniyede neler düşündüğünü bilebiliriz? Yada hangimiz savaşta başından vurulan askerin kafasına giren merminin soğuk yada sıcak olduğunu hissedebiliriz? İnsanoğlunun bir defa yaşayabileceği eşsiz bir şey değilmi sizce de ölüm. Dejavusu olmayan sayılı şeylerden. Atlayan adama ne mi oldu? Yere çarpana kadar neler oldu bilmiyorum ama yere çarptıktan sonra öldü. Bizde gömdük.